İletişim Formu

 

Sahip Olunmayan Adama Duyulan Özlem

Selam Gökkuşağının tüm renklerine,

Saat 17:00.. Erken gelmişim Taksim'e. Her zamanki, bilindik insan kalabalığı... Hemen hızlıca Fitaş'a gidip en erken seans'a alayım biletleri, diye geçiyor aklımdan. Henüz kimse gelmemiş! 18.00'da en yakın seans.

"5 tane bilet alabilir miyim? Evet, hepsi yan yana olacak."
"J-5 , J-6, J7, J8, J9"
"Kendimiz seçemiyoruz, değil mi?"
"Hayır; ama rahat izleyebileceğiniz yerden verdim."
"Pekâla, teşekkür ederim."

"Evet kanka, saat 18'deymiş film. Ben aldım biletleri, merak etmeyin."
"Tamam. Siz acıktınız mı? Tamam o zaman, ben yiyorum!?"
"Tamam, hadi görüşürüz."

Burgerking yine hayat kurtartıyor. Evet, evet. Sporu bıraktığımdan beri aldığım kiloların bir sebebi de burası. Yine de sorun değil, nasılsa yarın yeniden başlıyorum spora. Son bir kez tadayım şu sağlıksız; ama karşı konulamayan hamburgerleri.

Saat 17:20. Oha, telefonun şarjı %3. Kodumun yerinde priz de yokki arkadaş! Chaplin mi, yoksa Starbucks mı? Sikerler, kazanacaksa, ibne mekanı kazansın. Ama nefret de ediyorum Chaplin'e tek başıma girmeye. Sanki tüm o muhabbet edenlerden farklı bir şey arıyormuşsun da o yüzden gitmişsin gibi... Allah'tan priz yanı masalardan biri boş. Balkon tarafındaki, soldaki. Telefonu takıp, tableti açıyorum. Sırf o kadar insanla göz göze gelmemek için. Sürekli yanında farklı biriyle gördükleri beni, mekanda tek başıma niye oturduğumu bir de onlara açıklamak zorunda kalmamak için. Yine de bir kaç tanıdık yüz... Ve uzaktan, kafayı hafif eğerek verilen selamlaşmalar. Neyse saat 17:50 !!

"Burger'ın önünde beklemeyin kanka. Siz Fitaş'a geçin, ben de Galatasaray Lise'sinin oralarda bir kafedeyim. Geliyorum hemen..."

Yalanın bini bir para. Ne kadar sıkıldım; aklında ne varsa direkt söyleyen ben, konu ibnelik olunca tek kelime doğru konuşamıyor olmaktan. İçim daraldı, toparlandım hızlıca. Sanki birini bekliyormuşum da ekilmişim gibi... Gelmeyeceğini anlayınca da gerisin geriye evime dönüyormuşum gibi salakca bir his girdi içime. Sanki her göz göze geldiğim çocuk bana bunu söylüyor gibi.

Nihayet arkadaşlarım geldi. Heterocanlar!! Sarılıp, öpüşmeler; hal hatır sormalar felan fistan. Onlar 2 çift ben aralarında sap. Nasıl oturulacaktı başka? Tabi ki solumda 2 sevgili, ortada ben, sağımda 2 sevgili. O romantik sinema muhabbetleri. Solumdaki arkadaşın sol eli kız arkadaşında, sağımdakinin sağ eli... Avuçları birbrine değerek izliyorlar filmi. Ara ara bir şeyler fısıldıyorlar kulaklarına. Zaman zaman film için beni de katıyorlar muhabbetlerine felan fistan. Film hakikatten harika. 3 saatten fazla sürüyor film. Evet Hobbit2'den bahsediyorum. Filmin eleştirisini yapamayacağım ama şimdi sizlere.

Saat daha 10 olmadı. Bir şeyler içelim diyorlar. Ama sıkıldım ben. Ottan boktan sıkılmak gibi bir de harika(!) özelliğim var. "Abi takılın siz, benim az biraz işlerim var, eve geçmem lazım." Aaaoaa, olmaz oğlum'lar, kaç zamandır beraber dışarı çıkmıyoruz, iki eğlenelim. Oyun bozanlık yapma'lar. Sıra sıra gönül koyucu, trip atıcı cümleler. Yiiook; ama onlar da biliyorlar beni. Kafamda varsa bir şey, ikna edemeyecekler beni. Onlar gönül kırgınlığı içinde, vedalaşıyoruz sinemanın önünde.

Saat henüz 10 olmamışsa, her Taksim dönüşü yaptığım gibi metro-metrobüs ikilisi yapmak yerine Tunel'e doğru yürüyüp Karaköy iskelesine yöneliyorum. Hava serin; ama öyle üşütmüyor da. Yine eylemvari bir hava var, Taksimde. Alabildiğince insan kalabalığı... Yer yer atılan, tam duyamadığım sloganlar. Belli noktalarda toplanmış daha kalabalık insanlar... Kimisi yine slogan atıyor. Kimi dans eden rus ya da slovakvari ablayı izliyor. Kimisi de ilerdeki çalan karadenizli arkadaşla horon tepiyor... Neden sonra kulaklıklarımı takmak ve tamamen bu kalabalıktan soyutlanmak geliyor aklıma... Ve şimdi kulağımda en sevdiğim müzikler. Başka kimseyi duymuyorum. Öylesi bir kalabalıkta kimseyi duymadan yürümek, hele ki yalnızsanız bir de tamamen görünmez olmuşsunuz hissi veriyor insana. Sırtımda çantam, ellerim iki yana açık yürüyorum. Hafif sis var sanki bu akşam İstanbul'da. İstanbul'un en yakışıklı olduğu akşamlardan biri...

El ele dolaşan binlerce insan geçiyor yanımdan. Melankolikleşiyorum ister istemez. "Bok etme bu akşamı, düşünme!", diyorum bunları kendime. Daha kendime bunları söylediğim sırada, karşıdan bir başka mutlu çift geliyor. Yine elleri birbirine kenetlenmiş. Hayatta çok az şeye imrenirim ben. Belki o yüzden sigarayla, lüksle cartla curtla işimin olmaması. Ama işte o el ele insanları her görüşümde çok derinlerimde bir yer, hep tekrar tekrar yaralanmış gibi sızlar. Hiç bir zaman sahip olmadığım aşk'a öyle ilahi bir ihtiyaç yoklar ki kalbimi, gözlerim dolar hemen akabinde. Hiç bir kere yanında heycandan duramadığım, gözlerine bakmaya kıyamadığım bir erkeğin elini tutamadım... Çoğunuz için bu öylesine basit bir eylemken veya defalarca yapmışken, bu benim içimdeki en büyük eksikliklerden biri. Sevdiğim arkadaşlarımı, gerçekten çok severim ben. Bazen iki sevgili gibi kol kola, sarmaş dolaş dolanırım. Yanak sıkmalar, kalabalığın içinde hiç çekinmeden öpücük atmalar, göz kırpmalar cart curt. Ama hiç bir zaman, arkadaşlarım dahil, bir erkeğin avuçlarının, avuçlarıma değmesine izin vermedim. O kadar özel, o kadar temiz bıraktım orayı. İlahi bir saflıkla. 2 buçuk yıl oldu, ibne ortamlarına gireli. Bir ibne olduğumu kabul edeli. Yine de bir başka erkeği "sevdiğim" diye kabul edip, el ele dolaşamadım sokaklarda. Çok hoşlandığım çocuklar oldu; ancak ileriye taşıyamadığım. Tanrı, anlamadığım bir şekilde nasip etmiyordu bir aşkı bana. Üniversitedeki eğitimim ve şuanda sahibi olduğum iş'imle alakalı hayalini kurduğum ne varsa, hepsi aklımın almadığı bir hızla, hayallerimin ötesinde güzel bir şekilde gelişirken - ve ben bunun için gerçekten defalarca defalarca şükrederken Tanrı'ma - aşk söz konusu olduğunda Tanrı'nın ördüğü yüksek duvarların arkasında kalıyordum sanki. Bir şekilde herkesi benden uzak tutuyordu Tanrı. Artık ilahi bir şeyler olduğunu düşünüyorum. Yoksa ulan 2 buçuk yıldır, abartısız 3 bin 5 bin insanla tanışan ben, kimisiyle beraber oturup bir şeyler yiyip içen ben, illaki birisiyle bir şeyler yaşardım.

Gözlerim dolu, kafamda deli gibi akan yüzlerce, neden?? sorularıyla Tünel'e doğru yaklaştım. Sol elimi cebime koydum, sağ elim boşta yürüyorum insan kalabalığında. Sanki elimden tutan birileri var gibi. Salakça görüntüler geliyor gözlerimin önüne. Bir gün el ele geçeceğim biriyle bu yollardan. Şimdi boşta duran o sağ elimi birisi sıkı sıkıya kavramış olacak. Gözleri aşkla bakacak bana. Aşk'tan biraz daha fazlası olacak ona karşı hissettiklerim. Hiç bir zaman sahipliğini hissedemediğim o sıcak yuva, ev duygusunu hissedeceğim onla. Kendi ailemle hiç bir zaman içime sinmeyen o derin aile kokusu, onun vücudundan yayılıp ulaşacak bana. Evim, yuvam, ailem olacak. Herkesten koruyacağım, herkesten korunacağım sığınağım. Sevgili olup da kalabalık ne der diye el ele dolaşamayan ibne tiplerine inatla, el ele, kol kola, sarmaş dolaş gezeceğiz. Benim bütün dünyam olmuş bir adam varken yanımda, ulan dışarda kalan diğer herkes niye umurumda olacak?? Hiç biri bizi sevmesin. Hepsi bize nefret eder gözle baksınlar kaç yazar?

Tünele girmek istemedim. Eğer ki sevgilim olsaydı yanımda, o da Galata'ya doğru uzanan soldaki ara yoldan yürüyerek inmemizi isterdi. Yabancı nüfusunun arttığı o ara sokakdan inmeye başladım. O çocuk; herşeyim olacak adam, kimle napıyordu şimdi? Yine o komik sorular... Kaç kişi böyle özlemle beklenebilir ki? Neye benziyordu, kimbilir. O kadar hayal kuran ben, beceremediğim tek şey, onu birilerine benzetmek. Niye bilmiyorum; ama ne zaman ki birilerine benzetmeye çalışsam, hep içim daralıyor. Bir şekilde tanıdığım hiç kimsenin yüzü sinmiyor onu resmetmeye. Tüm bildiğim yüzleri unutur gibi oluyorum her seferinde. Böyle parlak bir beyazlık kalıyor geriye. Işıklar içinde görünen silik bir adam silüeti. Bir türlü tandık kimseye benzetemediğim, ama içimi ısıtan bir görüntü...

Karaköy - Kadıköy iskelesine vardığımda 21:35 saat. Tünel'le inseydim Karaköy'e yakalayabileceğim geminin, suları köpürte köpürte gidişini izliyorum. Madem öyle, iskelenin az ilerisindeki banklara yöneliyorum ben de. Sıra sıra balık tutan adamlar, gençler... İstanbul'un en tarih kokan, hep içinde derin bi güzellik barındıran görüntüsü. Hepsi sessiz, hepsi bir şeyler düşünür şekilde, oltalarının hareket etmesini bekliyorlar. Binbir düşünce akıllarında. Kimisi arkadaş grubuyla takılıyor, derin bir muhabbet içindeler. Ellerinde kağıda sarılı içkileri, yüzleri gülüyor. Boş bir banka oturuyorum. Tam karşımda tüm ihtişamıyla Ayasofya ve Sultanahmet beni izliyor. Sisli bir akşam olduğu için sadece parlayan ışıklarından anlayabiliyorum onlar olduğunu. N'olurdu böylesi bi akşamda, şu bankın boşta kalan diğer kısmında, avuçları avuçlarıma değen bir başka adam otursaydı. Biz de kendi sohbetimizi etseydik. Belki devam eden eğitiminden, ya da iş yerindeki yapılacaklardan felan. Ya da hep hayalini kurduğum gibi beraber yaşadığımız evdeki problemlerden. Gelen faturalardan, alınması gereken o çok gereksiz; ama illaki bulunması gereken eşyalardan. Sessizce kalakalsak arada sırada. Benim ona aşık olduğum kadar o da aşık olsa İstanbul'a. İkimizinde soluğunu kesen bir güzellik olsa İstanbul. O benim omzumda ya da ben onun omzunda izlesek o nefes kesen, her dakikasında defalarca, taa en baştan aşık eden şehrin ışlıklarını; kalabalığını. Soğuk havayı ısıtan tek şey teninden yayılan ısı, koklamaya doyamadığım bir yuva kokusu olsa buram buram. Burnumla solusam istemsiz, bu yüzden havayı. Daha güvenli hiç bir yer yokmuşcasına yaslansam ona. Sanki zaman durmuşcasına, sanki tüm dünya bizi unutmuşcasına. Biz birbirimize kalsak. Geriye kalan her şey sizin olsa... İki çocuk sevse birbirini. Ötesi olmasa.

Derken, saat olmuş 22:00. Vapur'da gelmiş zaten. Yine o kimsesiz; sahipsiz ben...

Hani yan bankta oturan amca; kalkmadan önce yüzümü ellerimin arasına alıp, sıkı sıkıya avuşturup, derin bir iç çekip, kalktım ya ayağa, vapura gitmek üzere.. ve o sırada gözlerini ayırmadan ne derdim var acaba diye meraklı gözlerle izliyordun beni. İşte buydu tüm hikayem. Sahip olamadığım bir adama duyulan özlem. İlahi bir bekleyiş...

Gönlünüzde saf kalan şeylere sıkı sıkıya tutunun. Bir gün illaki sahibi gelecek hepsinin.
Ve o gün, siz, Tanrı'nın Cennet'ine davet edileceksiniz...

Tüm Yorumlar

İçinde Halen Daha Temiz Kalmış Bir Şeyler Saklayan Blog Sahibi "Gökhan elKhalisi" (:

Gökhan El Khalisi

0   yorum

Yorum Gönder

Cancel Reply